
Çok eski zamanlarda dağlarda üç genç adam yaşarmış. Bir tanesi bir kabile reisinin oğluymuş, bir tanesi çok zengin bir ailedenmiş, bir tanesi de çok yoksulmuş. Üçü de çok iyi arkadaşmış ama aynı kıza âşıklarmış. Güzel, uzun, siyah saçlı, yumuşak huylu bir kıza. Ama bu kız asla ağzını açıp tek bir sözcük söylemiyormuş.
Üç arkadaş aralarında anlaşmış, evlilik sonrası birbirlerine yardım etme sözü vermiş. Kız hangisini beğenirse, diğerleri onun eksiğini kapatacakmış. Diyelim yoksul olanı seçildi, diğerleri ona varlığının yarısını verecek yahut hizmetkârlık yapacaklarmış.
Uzak vadide oturan kızı sırayla önce zengin genç adam, sonra kabile reisinin oğlu ziyaret etmişler ama genç kızın ağzından tek bir sözcük bile alamamışlar. Sessiz kız, damat adaylarının gösterişli giysilerinden, sunulan mücevherlerden ve diğer armağanlardan etkilenmemiş.
Sıra yoksul genç adama gelmiş. O ise önce dağda bir mağaraya girmeyi tercih etmiş. Burada ağzında tek bir inci dişi kalmış yaşlı bir kadın yaşıyormuş. Ona arzusunu ve sessiz kızı anlatmış. “Genç adam!” demiş; “İyi kalpli birine benziyorsun.” Yaşlı kadın, kızı tanıdığını belirtmiş ve adını da söylemiş: Ayya! Sonra da kızın öyküsünde saklı sırrı ona anlatmış. Aslında Ayya bir tarlakuşuymuş. Bulutların üzerinde kocasıyla mutlu yaşarmış. Üç tarlakuşu yavruları olunca daha da mutlu olmuş. Ama bir gün şiddetli bir yağmurun ardından nehir taşmış, yavruları sele kapılmış. O ve kocası yavruların peşinden suya atlamış ama bütün aile boğulmuş. Sonra birer ardıçkuşu olarak yine doğmuşlar. Ağaçların üstünde bütün gün sevinçle ötmekteymişler. Bir gün karınlarını doyurmak için dolanırken, kötü huylu bir çoban çocuğu yuvalarını yakmış. Buna o kadar üzülmüşler ki, karı koca kederle kendilerini ateşe atmışlar. Daha sonra bir çift kaplan olarak gene doğmuşlar, iki de yavruları varmış. Ama bir gün avcılar hepsini oklarla öldürmüş. En sonunda bir kız olarak yine doğan Ayya; tarlakuşu, ardıçkuşu ve kaplan olarak yaşadığı derin acıları anımsadığından, bütün felaketlerin nedeninin evlilikten kaynaklandığını düşünmeye başlamış. Bu yüzden evlenmek için gelen erkeklerin sözleri onu ikna etmiyormuş.
Bu öyküyü öğrenen yoksul çoban sessiz kızın evine giden yola koyulmuş. Ama sessiz kız, onu uzaktan görünce hemen eve girip kapıyı, pencereyi kapamış, içeri almamış. Bunun üzerine yoksul çoban dışarıdan yüksek sesle konuşmaya başlamış: “Beni anımsamadın mı? İkimiz de tarlakuşuyduk, mutlu günlerimiz ve gecelerimiz vardı. Sonra o sel geldi..” Bu esnada sessiz kız kapıyı açmış, onu içeri almış ama hala sessizmiş. Yoksul genç devam etmiş: “Unuttun mu, sonra ardıçkuşu olmuştuk. Daha mutlu bir hayatımız vardı ama sonra yuvamızı ateşe verdiler..” Sessiz kız, elindeki örgüyü bir kenara bırakmış ve konuğunu daha dikkatli dinlemeye başlamış. “Eminim ki kaplan olarak doğduğumuzu da unutmadın, sonra avcıların oklarını..”
Genç kızın gözünden sıcak, iri yaşlar gelmeye başlamış.
Demiş ki: “ Kimseyle konuşmadım. Yalnızca seni bekledim!..”
Atlas Dergisi - Eylül 2009